ÜST

Geleceğe Açılan Kapı

Bir ihata duvarı ve üzerinde bilmem hangi esir kampından alınma asık yüzlü dikenli teller… Biraz yürüyünce karşıma çıkan, arkasında bir dünya saklayan, kibirli, çürük dişli ve açılırken gelenleri azarlayan gıcırtılı sesiyle bir kapı… Avluya atılan ilk adımdan sonra etrafımı saran bir karanlık çağ sarhoşluğu… Gördüğüm her  şeyde, beni dehşete düşüren, fikir ve fiil dengesizliği… Gözlerime inanamıyorum. Biraz ilerde, elinde süpürge, yerleri süpüren bir cumhurbaşkanı… Ayak ayak üstüne atmış, çayıyla demlenen bir hizmetlinin önünde yerleri paspaslayan bir başbakan… Hangi sebepten bilinmez, köşeye sıkıştırılıp azarlanan bir vali… Elinde çay dolu bardaklarla ona buna hizmet ettirilen bir milletvekili… Pis kokularıyla bir tuvalet ve orayı temizleyen ve çöp toplatılan bir bakan… Bir köşede, kulak tırmalayan sesiyle, öğretmene, “Eti senin,kemiği benim.” diyen bir veli… Bunları yaşatıp da sistemden şikayet eden veli ve eğitimci…

Neredesiniz, geleceğimizi inşa edecek sevgili ati?


Ülke olarak, yıllardır idarecilerimizden ve insanlarımızdan dem vurup, yönetimi ve şartları şikayet  edip duruyoruz. Doktora giden, doktordan; bankaya giden, banka memurundan; hastaneye giden, hemşireden; pazara giden, pazarcıdan hasılı herkes bir şeylerden ve birilerinden şikayet edip duruyor. Çözüm önerilerine gelince insanlar dut yemiş bülbüle dönüyor ve ardından, “İnsandır, her şeyi beklerim.” diyerek sırtını dönüp gidiyor. Oysaki bunu söyleyen kişi, insanın da taze bir ağaç gibi  sağa-sola, öne-arkaya  eğilebileceğini  düşünmüyor. İşin ilginç yanı, şikayetçi olan kişilerin dahi, şikayet edilen makamın sahibi olduklarında problemlerin sona ermesi için çalışmaması ve hatta problemlerin daha da şiddetlenerek artmasıdır. Neden duyarsızlaşıyoruz? Neden, “Ben çektim,benden sonrakiler de çeksin.” diyoruz? Örneğin; yıllardır müdürünün elinden çekmediği sıkıntı kalmayan memur, neden müdürlük makamına gelince kendi memurlarına aynı sıkıntıları çektiriyor? Bunu anlamak için yazının başındaki o gıcırtılı kapıdan tekrar girip, etrafa daha dikkatli bakmamız gerekmektedir. (O gıcırtılı kapının ardındaki yerin bir okul olduğunu anlamışızdır herhalde. Okul deyince müdürü ve öğretmenleri olan bir yer gelmesin aklınıza. Yerine göre bir ev, okul; veliler ise müdür veya öğretmen kimliğine bürünebilir.)

Kapıdan girince gördüğümüz tabloda değer-değersizlik ayrımını anlamadığımız ya da kendi kişisel zevklerimize göre yaşamaya çalıştığımız resmediliyor. Nedense okul sıralarından geçen ya da evlerimizde beraber yaşadığımız bireylerin ileride önemli makamları dolduracağını ve envai meslekleri icra edeceğini unutuyoruz. Onları değer yargılarıyla ne kadar donatırsak ileriki yaşantımızda o kadar rahat yaşayacağımızı düşünemiyoruz. Siz, çocuklar hakkında ne kadar kesin konuşursanız konuşun. Okulda ve evde serseri, başıboş, yaramaz bir çocuğun ileride karşınıza bir vali olarak çıkıp çıkmayacağını tahmin dahi edemezsiniz. Bu gerçekten yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki,değer yargılarını kazandırmadan hayatın seline kaptıracak tek bir bireyimiz bile yoktur. Yazının başında fikrimizle fiillerimiz uyuşmuyor demiştim. Bununla ifade etmeye çalıştığım husus şu: Eğitimciler (veli-öğretmen) olarak hedefimiz ve düşüncemiz ülkemizin varlığını sürdürecek değer sahibi bireyler yetiştirmektir. Örneğin bir cumhurbaşkanı,doktor,marangoz,temizlik işçisi vs. …Fikrimiz güzel; ancak evlerimize ve okullarımıza baktığımızda fiillerimizin bunu hiç de yansıtmadığını görürüz. Okul ve ev hayatında çocuklarımıza onların kişiliğini geliştiren ve onları  ahlaken değerli yapacak görev ve sorumluluklar verebiliriz. Kişilik ve sorumluluk duygusunu zedelemeden onlara (ahlaki kurallar çerçevesinde) her türlü işi yaptırabiliriz. Geçmişte padişah çocuklarına dahi sorumluluk duygularını geliştirecek basit işler yaptırılıyordu; ancak basit işler yaptırılırken kullanılan üslup ve fikir-fiil dengesi çocuğa bambaşka bir değer anlayışı kazandırıyordu. Ardından, yıllar sonra, karşımıza bütün özellikleriyle mükemmel idareciler ve her meslekten insanlar çıkıyordu. İnsanlar tarafından sevilen ve saygı gören çocuklar, seven ve saygı gösteren makam sahipleri olarak karşımıza çıkıyordu. Günümüzde ise  aşağılanan, itilen, keyif için çay ve kahve getirtilen, çöp toplatılan ve tuvalet temizletilen ve her işte kişiliği zedelenen,değer yargıları alt üst edilen bir çocuk, ileride bir makam ve meslek sahibi olduğunda çevresindeki insanlara, elbette, kötü davranarak boy gösteriyor. İnsan kendinin değil, çevrenin ürünüdür. Bir çocuk çevresindeki insanlardan ne gördüyse (doğru yanlış fark etmez) büyüdüğünde onları yapacaktır.

Her insana gereken saygıyı göstermeliyiz.Çocuklarımızı (ya da öğrencilerimizi), ileride,” mesleklerini değer yargılarıyla yoğurarak icra eden insanlar görme” amacına uygun yetiştirmeliyiz. Fakir-zengin ayrımı gözetmeksizin yapmalıyız bunu. Zaten evrensel ahlak kuralları da bunu anlatmıyor mu bize? İşte biz bu dengeyi kurduğumuz vakit, çocuklarımıza ve sınıfa baktığımızda problem değil, müstakbel makam ve değer sahibi insanları göreceğiz. Biz onları işlerinin başında değerli insanlar olarak gördükçe sorunlarımız düzelecek ve daha az şikayet eder hale geleceğiz. Unutmayalım ki aynaya baktığımızda gördüğümüz kendimiz değil görmek istediğimiz suretimizdir. Biz nasıl görmek istersek, etrafımızdaki her şey o surete bürünür.

Yazar:İSİMSİZ

Share

Benzer yazılar

Comments are closed.