ÜST

Cüz-i İhtiyariyi Anlamak

Her insan bu dünyada bir yolcudur. Bu yolculuk hayat yolculuğudur. Bu yolculukta da sorumlulukları vardır. Çünkü her istediğini yapamamaktadır. Umumi şartlar dâhilinde hayatını sürdürmektedir. Başıboş değil. En basitinden yemek yerken dahi, yeme filini gerçekleştirme mecburiyetindedir. Demek ki, mes’ul olduğu vazifeleri ifa etmek mecburiyetindedir. Bu mes’uliyet, hayatın her alanında insanın nazarına ilişmektedir. Zaten akıl da bu yükümlülüğün vasıtasıdır.

İnsana belli bir yaşa kadar mühlet verilmiştir. Sorumluluklarını öğrenip hayatına yansıtması için. Bu vecibelerini adet haline getirmesi için kendisine verilen süreyi en iyi şekilde değerlendirmesi gerekir. Aksi takdirde elden çıkan ademe gider.

Belli bir yaşa kadarki verilen mühlet bittiği noktada hayat yolculuğu ikileşmektedir. Yolun ikileştiği yerde, bir Zât, adeta her iki yolun görüntülerini seyrettirecek nitelikte uyarılarda bulunmaktadır:

Sağdaki yolun hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolcuların yüzde yüz -hüsn-ü hatime sonucu- büyük kâr ve rahat göreceğini; soldaki yolun ise, menfaati olmamakla beraber, onda dokuzunun zarar göreceklerini-zarar görmelerinin kat’i sebebinin dalalet ve sefahat olduğu-; uzunluk ve kısalıkta her iki yolun bir olduğunu; intizamsız, hükümetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silahsız gittiği için zahiri bir hafiflik, yalancı bir rahatlık gördüğünü, askeri intizam altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddi hulasalardan dolu beş kilogramlık bir çanta ve her düşmanı alt ve mağlup edecek iki-üç kilogramlık bir mükemmel devlet silahı taşımaya mecbur olduğunu,” söyler. Bunun böyle olduğunu gösteren kesin delileri de gösterir.

Bu uyarılardan sonra, akıl ve kalbin nefis ve şeytanla mücadelesi devreye girer. Bu aşamada Emr-i itibari olan meyelan veya meyelandaki tasarruf tezahür eder. Bu da cüz-i ihtiyarinin üssülesasını oluşturmaktadır.

Nefis, sol yolun tehlikelerini bilmekle-akıl ile- birlikte, sırf düzene uymamaktan gelen zahiri serbestlik nedeniyle-ki nefis serbest olmak ister, mevhum bir rububiyet içinde hareket etmek ister-, silah ve erzak taşımadaki nefse gelen ağırlıktan dolayı sol yolu tercih etmek ister. Nefis, insanı vehim ile, “ya söylenen tehlikeler yoksa” faraziyesiyle, “olmayan tehlikeler için ne diye sıkıntılara, zorluklara katlanayım” diye sol yolu tercih etmeye yöneltir. Şeytan da lümme-i şeytaniye ile sol yola sevk eder. “Hele dene” der. O tehlikelerin olmayabileceğini telkin eder. “Var mı yok mu, bir dene” diye sol yola sevk ettirir. Sanki her şey bir oyunmuş gibi, şakaymış gibi her türlü desise ile, hissiyatını harekete geçirmeye çalışarak onu o yola meylettirmek için çalışıp durur.

Fakat akıl ve kalp ise, bunun bir şaka olmadığını, gerçeğin şakasının olamayacağını, ölümün ölüm olduğunu, ölümün hem ölüm hem de var olma olamayacağını, o yola girdikten sonra artık o yoldasın, ki o yolun adem olduğu, o ademi geri getirmenin imkansız olduğu ve eğer sen o yolu tercih etsen, kendi ademini de tercih edeceğini, bu nedenle yapacağın tercihten mes’ul olacağını, merak edip ademi denemenin sadece bir deneme olmadığını, imtihanı kaybetme olduğunu-çünkü imtihandasın-, merak ettiğin denemenin kısa bir zaman sonra –ölümden sonra-,ne kadar tehlikeli bir deneme olduğunu, merakının giderileceğini, sabretmesi gerektiğini, her şeyin belli bir zamanı ve kuralı olduğunu-ki kainatta kurulan ilahi nizamın ve dünyadaki her şeyin hikmet gereği belli bir zaman diliminde gerçekleştiği, ahirette ise, her şeyin ani ve def’i olacağını-, sana verilen duyguların, hissiyatların vehim ve desiselerle deneme için değil, hak, hakikat yolunda dirayet, sebat, metanet, sabır ile ulvi hasletlere yöneltmen için ve vahid-i kıyasi olarak kullanıp alay-ı illiyine çıkman için verildiğini bildirip sağ yola meylettirir.

İradenin üssülesası olan meyelan veya meyelandaki tasarruf, emr-i itibaridir. O meyelanın, o tasarrufun harici bir vücudu yoktur. Yukarıda zikredilen hususlardan herhangi birini zorla tercih etmeyi sonuç verecek hiçbir etken yoktur. Çünkü, cüz-i ihtiyarinin üssülesası olan meyelan veya meyelandaki tasarruf, hürdür. Nasıl ki, aklın gördüğü vazife düşünme, gözün gördüğü vazife görme, kulağın gördüğü vazife işitme ise, meyelan veya meyelandaki tasarrufun gördüğü vazife de tercih etmedir. Ve tercih etmede de hürdür. Harici bir vücudu olmayan meyelan veya meyelandaki tasarruf, ya nefis ve şeytanın vehim ve desiseleriyle şer olan yola, ya da akıl ve kalbin sevkiyle hak ve hakikat yoluna tercihte bulunur. Akıl ile her iki yolun tüm gerçekliği görünür. Ancak, akıl ile görünen bu gerçeklik, meyelan veya meyelandaki tasarrufa baskı oluşturmamaktadır. Çünkü, meyelan veya meyelandaki tasarruf hürdür. Meyelan veya meyelandaki tasarrufun hür olduğunu vicdan ile biliriz. Nasıl ki görmeyi el değil göz sağlamaktadır. İşitmeyi ayak değil kulak sağlamaktadır.

Hür olan o meyelan veya o tasarruf, nefis ve şeytan tarafını ya da akıl ve kalp tarafını tercih ettiğinde, irade-i ilahi ve kudret-i ilahi ile o fiil gerçekleşir. Meyelan veya meyelandaki tasarruf, sadece tercih etmedir. Fiilin gerçekleşmesi, İlah-i irade ve kudret iledir. İnsan ve insanın dışındaki her şeyin varlığı ve varlığının devamı, İlahi kudret ve iradeye bağlıdır. (Çünkü, nice zalimler nice şerler yapmak istedikleri halde her istedikleri şerri yapamamaktalar. Hayır yapmak isteyenlerin de her istediklerini yapamamaları gibi…) Emr-i itibarinin illeti bir rüçhaniyet derecesinde bir vaziyet alsa, o emr-i itibari sübut bulabilir. Meyelan veya meyelandaki tasarrufun illeti bir rüçhaniyet derecesinde bir vaziyet alması, nefis ve şeytanın vehim ve desiselerini veya akıl ve kalbin hak ve hakikatlerini tercih etmesi sonucu olur. Onlardan birini tercih etmesiyle, o anda cüz-i ihtiyarinin üssülesası olan meyelan veya meyelandaki tasarruf var olur. İlahi kudret ve İlahi irade sonucu fiil vücuda gelebilir. İşte henüz meydana gelmeyen bu fiil ve var olan bu meyelan veya meyelandaki tasarruf anında, Kur’an ona o anda diyebilir ki, “şu şerdir, yapma.” Demek, emr-i itibari olan meyelan veya meyelandaki tasarruf, nefis ve şeytanın vehim ve desiseleri sonucu sübut bulabilir. Amma emr-i itibari var olduktan sonra, irade-i İlahi ve kudret-i İlahi ile şerrin vücudu gerçekleşir. Emr-i itibarinin var olmasıyla, İlahi iradenin o var olan emr-i itibarinin icadını tercih etmesi sonucu, illet-i tamme vücut bulur. İllet-i tamme vücut bulduğu için o şerrin icadı vacip olur. İlahi kudret de o şerri yaratır. Emr-i itibari var olduğu halde, ilahi irade o şerri yaratmayı tercih etmese, illet-i tamme vücut bulmaz. O şerrin icadı vacip olmaz. İlahi kudret de o şerri yaratmaz.

Nefis ve şeytanın vehim ve desiseleri ile, o adem olan yola girilmektedir. O yol adem olduğu için, mes’uliyet tamamen insana aittir. Çünkü o insan, olmayanı, ademi tercih etmiştir. Gerçekte olmayanı, vehmi-ki var olmayanı var kabul etmektir. Herkesin kesin olarak öleceğini bilip sonsuza dek yaşayacağını zannetmesi gibi- tercih etmiştir. Bile bile-çünkü, akla kapı açılmıştı- vehmi tercih etmesi, merak ile denemeye girişmesi, gerçekle şaka yapmaya kalkışması, onu mesul kılar. Gemideki dümenci neferinin bile bile vazifesini terk etmesi gibi, onun da bile bile vazifesini terk edip ademi, vehmi tercih etmekle, lümme-i şeytaniyenin desiselerine uyması onu mes’ul eder.

Amma akıl ve kalp ile sağ yolun(hasenatın) tercihinde meyelan veya meyelandaki tasarruf yine var olmaktadır. Ancak, bu tercih sadece dua ile şuur ile iman ile rıza ile olur. Bütün bunlar da ihsan-ı İlahidir. Sadece, insana ihsan edilen bu nimetleri insanın kullanması ile, insan hayırlı şeylere sahip olur. “Demek hasenatta iftihara insanın hakkı yoktur; onda, onun hakkı pek azdır. Çünkü, hasenatı isteyen, iktiza eden rahmet-i İlahiyedir ve icat eden kudret-i Rabbaniyedir.” İsteme hissini nimet olarak insana veren ve o isteme ile tercih etmeye sebep olan meyelan veya meyelandaki tasarrufun var olması da Hak’tandır. İnsan, kendisine verilen dua, isteme, iman, şuur ve rıza nimeti ile hasenata sahip olmaktadır. Gemideki dümenci neferinin sadece dümeni çevirmesi gibi, o da sadece dua ile şuur ile isteme ile o hasenatı tercih etmiştir. Dümenci neferinin içinde bulunduğu gemi ve geminin içindeki tüm mürettebat padişaha ait olduğu gibi, insan ve insanın tüm maddi ve manevi cihazları da Sultan-ı kâinata aittir. O dümenci neferinin geminin hayırlı sonuçlarına ait hissesi binde bir olduğu gibi, insanın da yaptığı iyiliklerde hissesi sadece dua, şuur, iman ve rıza iledir.

“Evet, Kur’an’ın dediği gibi, insan seyyiatından tamamen mes’uldür. Çünkü, seyyiatı isteyen odur. Seyyiat, tahribat nev’inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribat yapabilir. Müthiş bir cezaya kesb-i istihkak eder.”

Şerri istemenin ne kadar hata, yanlış ve kötü olduğu akıl ve kalp ile anlaşılabilir. Şerri isteyen, ya akıl ve kalbini kullanmamakta, yanlış kullanmakta veya akıl ve kalbin isteklerinin tersini istemektedir. Her iki durumda da kişi mes’uldür. Çünkü, madem akıl ve kalp bir nimet olarak ona verilmiş. O akıl ve kalbi kullanma iradesi de ona verilmiş. Bu iradesinde hürdür. Hür olduğu vicdan ile bilinir. Vicdan ile bilindiğine delil, şerri işleyen insanın huzursuz olması, hayrı işleyenin de mutluluk hissetmesidir. İnsan, akıl ve kalbine başvurduğu halde hissiyatına mağlup olma durumunda ise, yine mes’uldür. Çünkü, bile bile şerri istemiştir.

Nasıl ki, harikulade sanatlarla bezenmiş, mükemmel sanat eserleriyle donatılmış bir saraya ahmak, vahşi bir adam girdiğinde, o sarayın dışından, o sarayın cinsinden olmayan birisinin o sarayı ve içindekilerini yaptığını kabul etmeyerek, sarayın ustasını peşin olarak inkar edip, o sarayı, sarayın içinden bir şeyin o sarayı yaptığını düşünüp, hangi şeyin o sarayı yaptığını araştırmaya başlar. Hangi şeye baksa o vahşi aklı dahi hiçbir şekilde kabul etmiyor ki, o şey o sarayı yapsın. O sarayın ve sarayın içindekilerinin yapılış kanunlarının, nasıl yapıldığının anlatıldığı bir defteri görür. Elsiz, çekiçsiz, gözsüz, cansız, şuursuz olan bu defterin o sarayı ve içindekilerini yapmasının imkânsız olduğunu kendi aklı dahi kabul etmediği halde, o sarayı yapan ustayı peşin olarak inkâr ettiği için, ister istemez o sarayı o defterin yaptığını kabul etmek zorunda kalır. “Sarayı yapan bu defterdir,” der. İşte bu ahmak akılını bile bile devre dışı bırakmıştır. Dolayısıyla, hayvan gibi o saraydan ve sarayın içindekilerden istifade etmeye çalışır. Ahmaklığının ve hayvanlığının cezasını, o sarayın sahibinden bulur. Aklını bile bile devre dışı bırakmanın cezasını çeker. Çünkü, o sarayı yapan var. O harikulade sarayı yapan da sıradan biri değildir. Kudretli bir zattır. İşte, kâfir de bu kâinat sarayının Sultan’ını inkâr ettiğinden küfrünün cezasını çeker. Kâfir de kendisine nimet olarak verilen aklı yanlış kullanarak veya hiç kullanmayarak bu duruma düşmüştür.

Akıl ve kalbinin isteklerinin tersini yapan adam ise, Cenab-ı Hakk’ı bildiği halde hissiyatına mağlup olmasının nedeni, hazır bir lezzeti, ilerideki büyük bir mükâfata tercih etmesinden; hazır bir tokattan, ileride verilecek bir sene hapisten daha çok çekindiğinden, bu hataya düşmektedir. Bu hataya düşmesinin nedeni, nefis ve şeytanın vehim ve desiselerine uymasındandır. Dolayısıyla, yaptıklarından mes’uldür.

Tereccüh bilamüreccih muhaldir.” Benim bu ifadeden anladığım şudur:

Nefis ve şeytanın vehim ve desiseleri ya da akıl ve kalbin hak ve hakikatleri olmaksızın şerri veya hayrı tercih etme muhaldir. İnsanda nefis ve şeytan veya akıl ve kalp olmazsa tereccüh, üstün gelme olmaz. Emr-i itibari olan meyelan veya meyelandaki tasarrufun illeti, akıl ve kalp veya nefis ve şeytandır. Bu illetlerden biri rüçhaniyet, üstünlük derecesinde bir vaziyet alsa, o emr-i itibari sübut bulabilir, var olabilir. Demek nefis ve şeytanın vehim ve desiseleri veya akıl ve kalbin hak ve hakikatlerinin üstünlük derecesinde bir vaziyet alması ile meyelan veya meyelandaki tasarruf sübut bulabilir. Nefis ve şeytanın vehim ve desiseleri veya akıl ve kalbin hak ve hakikatleri, “bilamüreccih”in tanımıdır. “Bilamüreccih”in nefis ve şeytanın veya akıl ve kalbin hak ve hakikatlerini temsil ettiğini nerden anlıyoruz? “Bilamüreccih”in ne demek olduğunu hemen sonraki cümleden ve iki üç paragraf önceki bir cümleden anlıyoruz. Sonraki cümlede, “müreccihsiz, sebepsiz rüçhaniyet” denmektedir. İki üç paragraf önceki cümlede de “emr-i itibarinin illeti bir rüçhaniyet derecesinde bir vaziyet alsa,” denmektedir. Bu üç cümleden, emr-i itibari olan meyelan veya meyelandaki tasarrufun sübut bulması için, illetin rüçhaniyet derecesinde bir vaziyet alması gerekir. İlletsiz, sebepsiz rüçhaniyet de muhal, imkânsız olduğuna göre, illetin rüçhaniyeti nefis ve şeytanın vehim ve desiseleri veya akıl ve kalbin hak ve hakikatleri ile olabilir. Emr-i itibarinin rüçhaniyetine sebep, illet başka ne olabilir ki?

Eğer nefis ve şeytanın vehim ve desiseleri veya akıl ve kalbin hak ve hakikatleri olmazsa, meyelan veya meyelandaki tasarruf sübut bulamaz. Halbuki, İşaratü’l-İ’cazda, “bir emrin, behemehal bir müessirin tesiriyle vücuda gelmesi lazımdır ki, tereccüh bilamüreccih lazım gelmesin.” denilmektedir. Yani, bir emrin, mutlaka bir tesir edicinin tesiriyle vücuda gelmesi lazımdır ki, sebepsiz üstünlük lazım gelmesin. İnsanın meyelan veya meyelandaki tasarrufunu akıl ve kalbin hak ve hakikatleri doğrultusunda kullanmak istediği halde, zorunlu olarak bunun tersi yönünde kullanmak zorunda kalması gerekir ki, sebepsiz rüçhaniyet lazım gelmesin. Ya da meyelan veya meyelandaki tasarrufunu nefis ve şeytanın vehim ve desiseleri doğrultusunda kullanmak istediği halde, zorunlu olarak bu isteğinin tersi yönünde kullanmak zorunda kalması gerekir ki, sebepsiz rüçhaniyet lazım gelmesin. Yani, devamlı cebir olmalı ki, sebepsiz üstünlük lazım gelmesin. Halbuki, insan vicdanen hisseder ki, böyle bir cebir yoktur. İradesini kullanmada hürdür. Demek, sebepsiz üstünlük muhaldir, imkânsızdır. “Terccüh bilamüreccih muhaldir.” Ancak, bazen istediği halde isteğini gerçekleştirememesi ise, iradesinin cüz’i olduğunu, Cenab-ı Hakk’ın iradesinin sonsuz olduğunu, O’nun fail-i muhtar olduğunu göstermektedir. Her şeyin Cenab-ı Hakk’ın sonsuz kudretiyle var edildiğini insanın anlaması içindir.

“Tercih bilamüreccih caizdir ve vakidir.” Bunu Üstad, İşaratü’l-İ’caz adlı eserinde şöyle izah etmektedir:

“Cenab-ı Hakk’ın efalinde, tercih edici bir garaza, bir illete ihtiyaç” olmadığını, “ancak tercih edici, Cenab-ı Hakk’ın ihtiyarı “ olduğunu ifade etmektedir. Yani, emr-i itibari sübut bulduktan sonra, Cenab-ı Hakk’ın irade-i külliyesi isterse, o emrin var olması için kudretiyle onu var eder. İsterse var etmez. Cenab-ı Hakk’ın külli iradesinin tercih edici bir illete ihtiyacı yoktur.

Emr-i itibarinin harici bir vücudu yoktur. Nasıl ki, harici bir vücudu olan mahlukatın aynadaki görüntüsü, o mahlukatın misali vücududur. Hayalimizde, zihnimizde tasavvur ettiğimiz bir resmin harici bir vücudu yoktur. Hayali, zihni bir vücudu vardır. İnşa etmeyi planladığımız bir binayı da henüz inşa etmediğimiz için, harici bir vücudu yoktur. İlmi bir vücudu vardır. Bu misallerle harici bir vücudun olmamasının ne demek olduğunu anlıyoruz. İşte, emr-i itibarinin de harici bir vücudu yoktur. Emr-i itibari olan meyelan veya meyelandaki tasarruf da ne vardır ne de yoktur. Ne vardır ki cebir olsun. İster istemez emirleri işlesin. Cüz-i ihtiyarisi olmasın. Ne de yoktur ki, kendi fiilinin halıkı olsun.

“Bir adam, bir tüfekle bir şahsı öldürse, sebebin madum olduğunu farz edersek, müsebbebin keyfiyeti nasıl olur?

Ehl-i Cebrin nokta-i nazarları, “Ölecekti.Çünkü, onlarca, taalluk ikidir; ve sebeple müsebbeb arasında inkıta, caizdir.

Ehl-i Cebir, tüfekle ateş eden adamı yok farz ettiğimizde, o ölen adamın yine de öleceğini söylemektedir. Buna göre, mademki her halükarda adam ölecekti, adam öldüğüne göre, tüfekle ateş eden adamın cüz-i ihtiyarisiyle ister istemez zorunlu olarak ateş ettiğini kabul etmek mecburiyetinde olunduğunu da iddia etmiş olur. Bütün bütün ıztırar altında o fiili gerçekleştirmiş olur. Demek, tüfekle ateş eden adamın cüz-i ihtiyarisi zorunlu olarak bu öldürmeye sebep olmuştur. Ehl-i Cebrin bu anlayışına göre, tüfekle ateş eden adam katil olamaz, cezaya da müstahak değildir. Onlara göre meyelan veya meyelandaki tasarruf zaten var. Var olan o meyelan, o tasarruf nedeniyle tüfekle ateş etmeliydi. O da ateş etti. Halbuki, “Abd, bir ağaç gibi bütün bütün ıztırar ve cebir altında değildir; elinde küçük bir ihtiyar vardır. Çünkü, Cenab-ı Hak, Hakimdir; cebir gibi zulümleri intac eden şeylerden münezzehtir.” Abdin cebir altında olmadığı, o meyelan veya meyelandaki tasarrufun mevcut olmadığı, vicdan ile bilinir, hissedilir.

Her insanın bir şeyi tercih edip, başka bir şeyi tercih etmekten vazgeçtiğini, hatta bazen iki şey arasında tercih etmede kararsız kaldığını görmekteyiz. Eğer ister istemez bir tercih olsaydı, iki şeyden birisini tercih etmek için karar verme süreci olmamalıydı. Hele iki şey arasındaki kararsızlık hiç olmamalıydı. Meyelan veya meyelandaki tasarrufta hangi tercih zorunlu olarak varsa, hemen o olmalıydı. O karar süreci ve kararsızlığın olmaması gerekirdi.

Demek meyelan veya meyelandaki tasarruf mevcut değildir ki, ister istemez zorunlu olarak tercihte bulunsun. Yani, harici bir vücudu yoktur. Cebir yoktur. Ehl-i Cebrin fikri batıldır.

“Ehl-i İtizalce, “Ölmeyecekti.” Çünkü, onlarca, muradın iradeden tahallüfü, caizdir.”

Onlara göre: Tüfekle ateş eden adam ateş etmeseydi, o ölen şahıs, “Ölmeyecekti.” Ölme fiilinin gerçekleşmesi, o ateş eden adamın kesb denilen meyelan veya meyandaki tasarrufa bağlıdır. Ateş eden adam eğer meyelan veya meyelandaki tasarrufunu ateş etmeme yönünde tercihte bulunsaydı, o ölen adam ölmeyecekti. Dolayısıyla, o ölen adamın ölmesi, ateş eden adamın istemesine bağlı olarak, isterse o şahsı öldürür, isterse öldürmez.

Bundan şu anlaşılır: O ateş eden adam kendi fiilinin halıkıdır.

Halbuki, o ateş eden adam, meyelan veya meyelandaki tasarrufu ateş etme yönünde tercihte bulunduğunda, İlahi külli iradenin de bu fiilin gerçekleşmesini irade etmesi gerekir. Yoksa her ne kadar o ateş eden adam kesbiyle o ölen adamı öldürmek istese de İlahi irade dilemedikçe öldüremeyecekti. “Çünkü, pek çok kere meyelanın vukuunda fiil vaki olmaz.” Demek, o ateş eden adamın, ölen adamı öldürmesinde, İlahi iradenin taalluku sonucu illet-i tamme olduğu için, o ölme fiilinin icadı vacip olmuş. İlahi kudret de o ölme fiilini icad etmiştir. Eğer o ateş eden adam, meyelan veya meyelandaki tasarrufunu ateş etmeme yönünde kullansaydı, ölen adamın ölüp ölmeyeceğini bilemeyiz. Öldürme fiili, o ateş eden adamın sadece meyelan veya meyelandaki tasarrufunu öldürme yönünde kullanmak istemesine bağlı olmadığı gibi, ölmemesi de onun ateş etmemesine bağlı değildir.

Demek insan kendi fiilinin halıkı değidir. O halde, meyelan veya meyelandaki tasarruf yok da değildir.

“Ehl-i Sünnet ve’l- Cemaatçe, o ateş eden adamın varlığını yok farz etsek, sükût ve tevakkuf lazımdır. Çünkü, İrade-i Külliyenin sebeple müsebbebe, bir taalluku vardır. Bu itibarla, sebebin ademi farz edilirse, müsebbebin de farz-ı ademi lazım gelir; çünkü, taalluk birdir. Cebir ve itizal, ifrat ve tefrittir.”

O adamın meyelanını ateş etme yönünde kullanacağını Cenab-ı Hakk ezeli ilmiyle bildiği için, ölen adamın ölümünü o ateş eden adamın ateş etmesine bağlı olarak kaderinde yazmış. O ateş eden adamın varlığını yok farz etsek, ölen adamın ölümüyle ilgili kaderini de yok farz etmek gerekir. Çünkü, o ölen adamın kaderinde o ateş eden adam var. O halde kaderi de yok farz etmek gerekir. O ölen adamın kaderi yok farz edildiğinde, ne ölen adamın ölmesinden ne de ateş eden adamın varlığından söz edilebilir. Bu durumda, adam ateş etmeseydi demenin mantığı yok. Böyle bir faraziye tamamen zihni yanıltan, yanlış hükümlere götüren bir düşünme tarzıdır. Demek ateş eden adamın varlığı yok farz edilse, sükut ve tavakkuf lazımdır. O ölen adamın ölüp ölmeyeceğini bilemeyiz, Allah bilir.

Vicdan, o meyelan veya meyelandaki tasarrufa bir ayinedir. Veyahut vicdan, o ayine misali gibi, meyelan veya meyelandaki tasarrufun hissedilmesine vasıtadır. Demek o meyelan veya meyelandaki tasarruf ne vardır ne de yoktur. Varlığı bilinir, hissedilir. Harci bir vücudu yoktur.

Cüz-i ihtiyarinin tabir edilememesi, olmamasına delalet etmez. Tabir edilebilmesi, harici bir vücudunun olmasını gerektirirdi ki, o zaman da cebir olurdu. “Tereccüh bilamüreccih” olurdu. Sebepsiz rüçhaniyet olurdu. Bütün fiillerden mes’uliyet kalkardı. Demek, cüz-i ihtiyarinin vicdan ile bilinmesi, hissedilmesi yeterlidir. Nasıl olması gerekiyorsa, nasıl bilinmesi gerekiyorsa, nasıl imtihana uygunsa; Cenab-ı Hak, öyle yaratıp, bildirmiş ve hissettirmiştir.

“Duâ ve tevekkül meyelân-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfar ve tevbe dahi meyelân-ı şerri keser, tecavüzâtını kırar.”

İrfan TURAN

irfanturan21@yahoo.com.tr

Benzer yazılar

Yorum Bırakın

Your email is never published nor shared.

You may use these HTML tags and attributes:<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>